İçeriğe geç
Ana sayfa » MANŞET » SOKAK » KÜLTÜR-SANAT » Şükrü Erbaş ile Söyleşi: Ayakta şiir okumanın verdiği “rahatsızlık” ya da “faşizmin minimal hali”

Şükrü Erbaş ile Söyleşi: Ayakta şiir okumanın verdiği “rahatsızlık” ya da “faşizmin minimal hali”

Antalya Sokakları Özel –İzmir Kiraz Eğitim-Sen temsilciliği, Şair Şükrü Erbaş’la yapmak istediği şiir dinletisinde ilçedeki devlet kurumlarının engeliyle karşılaşmıştı. Şükrü Erbaş etkinlikten yaklaşık 10-15 gün önce başlayan baskıların, etkinlik günü net bir şekilde nasıl tezahür ettiğini Antalya Sokakları’na aktardı. Yıllardır çeşitli kurumların, sendikaların, kitle örgütlerinin, gençlik örgütlerinin etkinliklerinde bulunup toplumsal sorunlar üstüne panellere katılan ve şiirlerini paylaşan Şükrü Erbaş, gerçekleşen bu olayın devlet faşizminin minimal bir hali olarak değerlendiriyor.

Olayın nasıl gerçekleştiğini sorduğumuzda mevcut baskının o günle sınırlı olmadığını öğreniyoruz. Etkinlikten yaklaşık 10-15 gün önce başlayan baskı ve engelleme çabalarını Şükrü Erbaş şöyle aktarıyor; “Kiraz Eğitim-Sen Temsilciliği’nden arayıp, Kaymakamlığa etkinlik için salon başvurusunda bulunacağız, konuşma metniniz ve etkinlikte okuyacağınız şiirleri istiyorlar dediler. Buna hakkı yok, ben böyle birkaç taleple daha karşılaştım, onur kırıcı bir şey, kabul etmiyorum. Benim 1990’lı yıllarda Kürdistan’ın gitmediğim kenti kalmadı. Sabıka kaydı belgesi istiyorlardı o zaman, bu bölgenin o zamanki hassasiyetinden kaynaklı bir şey. Savaşın ve faili meçhullerin yaşandığı bir dönemde bile benden böyle bir şey istenmemişti. Ama her şeyin dingin olduğu bir yerde benden kaymakamın marifetiyle bunu istiyorlar. Bu etkinlik Kiraz’da Eğitim-Sen Temsilciliği’nin ilk etkinliği olacağı için, bir sonraki etkinliklere olumsuz etki etmek istemediğimden yapıcı davrandım” diyen Erbaş, Kaymakamlığın böyle bir yasal hakkının olmadığını ve anayasal hakkın ihlal edildiğini vurguluyor.

KURT KUZUYU YİYECEK ELBET, AMA BAHANE GEREK
Etkinlik yaklaştıkça salonla ilgili engellemeler baş gösteriyor. Kaymakamlığın, hiçbir hukuki dayanağı olmayan isteği, ilk etkinlik olması sebebiyle karşılanıyor ve etkinlik içeriği ilgililere iletiliyor. Etkinliğe iki-üç gün kala salon tahsisi yapılıyor. Fakat, Şükrü Erbaş’la ilgili yaptıkları bir araştırmanın ardından salon tahsisi iptal ediyor.
Araştırma kısmında ne elde edip, hangi sebeple salon iznini iptal ettiklerini sorduğumuzda Şükrü Erbaş şöyle yanıt veriyor; “Ben sakıncalıyım. HDP kurucularından olduğum HDP’li olduğum, hükümet karşıtı olduğum için. Asker, polis cenazelerinin geldiği bugünlerde buna izin veremeyeceklerini söylüyorlar. Ardından çok bilinen bir kurt-kuzu hikayesini anlatıyor; “Akan bir suyun aşağısında kuzu bekliyor, kurtta yukarıda. Kurt suyumu bulandırıyorsun diyor kuzuya. Nasıl olur ben aşağıdayım sen yukarıdasın diyor kuzu. Seni yiyeceğim bana bir bahane lazım diyor kuzuya. İşte onlara da bir bahane lazımdı buldular.”

“AÇIK BİR FAŞİZM”

Kaymakamlığın salon tahsisini iptal etmesi nedeniyle, Eğitim-Sen Temsilciliği bir düğün salonuyla anlaşıyor. Yaşananların aslında sıradan bir örnek olay gibi göründüğünü ancak oldukça önemli olduğunu belirterek, Şükrü Erbaş şöyle bir parantez açıyor; “Aslında sıradan bir olay gibi gözükebilir. Ama önemli ve ben bunu siyasi iktidarın devlet yönetimi anlayışını örneklediği ve açık bir faşizm olduğu için ayrıntılı anlatıyorum.” Etkinlik için anlaşılan düğün salonun sahibi de kaymakam ve emniyetin baskısıyla salonu kullanamayacaklarını söylüyor. Düğün salonunun da iptal olmasının ardından bir otelle anlaşıyorlar. Etkinlik günü saatler öncesinden öğretmen evine yemek yemeye gidiliyor. İlçe emniyet müdürünü ve çevre masalarda birkaç sivil polis olduğu görülüyor. “Benim için hiçbir sakıncası yok, keşke hep birlikte söyleşiye gelseler” derken, Eğitim-Sen üyelerinin mahcubiyetini de üzülerek hatırlıyor.
“Oturarak okuyabilir, ayakta okursa müdahale ederiz, soruşturma başlatırız” cümlesinin düşündürdüklerini; “Beni ajanslardan gazeteciler, muhabirler arıyorlar. Biz böyle bir şey duyduk gerçek mi diye. Sordukları an da karşılıklı gülmeye başlıyoruz. Anlamaya çalıştım bir süre. Toplantı, gösteri, yürüyüş ile ilgili kanuna muhalefet mi acaba? Mitingte değilim. Kaldı ki miting içinde izin alınmıyor artık.” diyerek aktarıyor. Etkinliğe iki saat kala otelden salonumuz dolu haberi geliyor. Ödemiş Eğitim-Sen’in salonuna gitme kararı alınıyor.

“KAYMAKAMLIK ANAYASAL SUÇ İŞLİYOR”
Bu sırada Şükrü Erbaş avukatıyla konuşup durumu aktarıyor. Kaymakamlığın anayasal suç işleyip fiili durum yarattığını, yasal olarak uygulanabilir bir yaptırım olsa da şu anki durumda bir işe yaramayacağını öğreniyor. Kaymakamla görüşmek için aradığında “evine çekildiği” haberini alıyor. Ödemiş’e gitmek üzere yola çıkılıyor artık.
Söyleşinin oldukça keyifli geçtiğini söylüyor Şükrü Erbaş. Etkinlikte “Gerekeni söyledim, bu burada kalmayacak dedim. Basına taşıyacağımı da belirttim” diyor. Bu “Belli bir sonuç vermese de sessiz kalmaktan daha iyi” diye ekliyor.
Herhangi bir olumsuz tepkiyle karşılaştınız mı diye sorduğumuz da ilçe emniyet müdürünün “ayakta okursa müdahale ederiz” sözünü bir kez daha gülerek hatırlayıp verilen tepkilerin de buna benzer olduğunu söylüyor: “Kimse anlam veremedi, dalga geçilmeye başlandı ne yani şiirin anlamı mı değişecek ayakta okuyunca diyerek. Gülüyoruz elbet, gülüyoruz ama bunun arkasında yatan zihniyet ürküntü verici.”

“YAPILAN HAKSIZLIKLARA KARŞI BİRLEŞMEDİKÇE, DURUM DAHA DA KÖTÜYE GİDECEK”
“Yargısı teslim alınmış, eğitim sistemi darmadağın edilmiş, güvenlik güçleri muhafız birliklerine çevrilmiş bir ülke burası… Bu faşizme gidiş değil, faşizm yerleşti artık. Ayşe Öğretmen’in o günkü konuşmasından sonra milli eğitim müdürü okullara yazı gönderiyor, barışı savunan öğretmenleri tespit edin diyerek. Barışı savunan dediklerinde ben onların algısında bu kelimenin ne içerikte olduğunu biliyorum. Ne demek barışı savunan? Yaşamı savunan, bu böyledir. Barışın öbür ucu savaş olarak görülüyor ki bu bence yanlıştır. Barışın öbür ucu şiddettir. Şiddetin son noktası öldürmektir. öyle geniş bir yelpazede tezahür eder ve yaşanır ki, birine parmak salladığınız, sesinizi yükselttiğiniz anda şiddet uygularsınız. Son noktada uyguladığınız şiddettin dozu öyledir ki fiziki varlığını ortadan kaldırırsınız. Şiddet budur. Sadece öldürmek değil, bir bireyin, bir halkın, bir kimlik grubunun -cinsel yahut kültürel kimlik- varlığını bir şekilde engelliyorsanız şiddet uyguluyorsunuz demektir. Bizim devrimcilerimizin de üstünden atlayıp geçtiği budur. Bu geniş yelpaze faşizmin tezahürünü de ifade eder aynı zamanda, böyle okumak gerekir. Burada biz ne yapabiliriz? Asıl soru budur. Ülkenin bütün sol, sosyalist, devrimci kurumlarının ‘Kürt korkularını’ yemesi gerek. Aynı kandan, aynı bayraktan diye güvendiğinden kork. Bugün yaşanan şiddete, yapılan haksızlıklara karşı birleşmedikçe, ortak davranamadıkça durum daha da kötüye gidecek. Ben dün bunu Kiraz’da yaşadım. Yarın Kemer’de ya da başka yerde yaşayacağım. Tüm bu olanlara dur diyebilmek için geniş bir cepheye ihtiyaç var” diyerek; Kiraz’da yaşadığı ve faşizmin küçük bir örneği dediği bu olayla birlikte yaptığı değerlendirmeyle, zihinlerdeki ne yapmalı sorusunu da cevaplıyor.

Söyleşi: Yasemin Aydemir