Tarihi vandallık, “restorasyon” adı altında devam ediyor. Buna son kurban, Antalya’nın simgelerinden ve  kamuoyunu son bir haftadır meşgul eden Kaleiçi’ndeki Kesik Minare.  Tarihi Kaleiçi bölgesinde artık Kesik Minare diye bir yapı yok. Çünkü Büyük Türk restoratörleri, Muhteşem Kültür Varlıkları Koruma Kurulu, Üstün Vakıflar Bölge Müdürlüğü ve Pek Adil Danıştay Hakimleri el birliği ile minareye bir başlık geçirdiler. O artık “Bütün Minare”! Kaleiçi’ni gezecek turistlere artık bu büyük şaheseri “tümevarım minaresi”, “görgüsüzlük minaresi”, “minareyi alan kılıfını geçirir restorasyonu” isimlerinden biriyle pazarlayabilirsiniz.
Gelinen süreci kısaca özetleyelim. Kaleiçi’nde bulunan yapı,  5.yüzyıldan kalma bir Roma tapınağı iken daha sonra Bizans döneminde eklemeler yapılarak kiliseye dönüştürülmüştür. Antalya’yı 13. yy. başında Selçukluların fethetmesinden sonra kilise, camiye dönüştürülmüştür. Bir süre sonra şehri hristiyanlar ele geçirince tekrar kilise olan yapı, Osmanlılar’ın hâkimiyetinde camii olarak kalır.  Kesin olarak bilinen, II.Bayezid’in Oğlu Şehzade Korkut tarafından yapıya ekleme yapıldığı  ve güney tarafına bir de minare eklendiğidir. Minarenin külâh kısmı ahşaptır.  O tarihten sonra adı bazı kaynaklarda Korkut Camii olarak geçmektedir. 1896 yılında Kaleiçi’nde çıkan çok büyük bir yangında camii ve külâhı da yanar. O tarihten sonra atıl ve metruk kalır ve yanan külâhtan geriye kalan yapıya Kesik Minare denir. Sonraki tüm eserlerde yapının adı Kesik Minare ya da Kesik Minareli Camii olarak geçer.  Yapı, arkeolojik kültürel bir değerdir  ve alan uzun yıllardır  açık hava müzesi statüsündedir.
2012 yılında Kültür Varlıkları Koruma Kurulu kararında, söz konusu alan Kaleiçi Koruma İmar Planına uygun şekilde “açık hava müzesi” olarak gözükür iken mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğüne ait bu yere Genel Müdürlük birden itiraz eder ve alanın son kullanımdaki gibi cami olmasını ister. Kültür Varlıları Koruma Kurulu da bu isteği ikiletmez ve cami olarak onarım görmesi  (restitüsyon ve restore) için onay verir. Aslında ortada bir onarım yoktur. Çünkü yapının büyük bölümü ayakta değildir. Bu bir yeniden yapım (restitüsyon) olacaktır.
Mimarlar Odası Antalya Şubesi ile Şehir Plancıları Odası bu karara karşı dava açarlar. Açılan davada,  içinde sanat tarihçisi ve arkeologlarında olduğu bilirkişi heyeti, yapının tarihi ve kültürel özelliklerini inceler ve mahkemeye kapsamlı bir dosya sunar. Yapının restorasyonu sırasında,  7 farklı döneminden hangisinin esas alınacağı, hangi dönem esas alınırsa alınsın diğer tarihi bölümlerin yok sayılacağı, minberin yerinde olmadığı, camii fonksiyonunun kaybedildiği, tarihte  tapınak, kilise, bazilika ve camii olarak kullanılan yapının bir müze alanı olarak düzenlenmesinin bilimsel olarak uygun olduğu, Venedik Tüzüğü’nde de restore ilkelerinin bu yönde olduğu  yolunda rapor verir. Yerel mahkeme bu ayrıntılı raporu dikkate alarak, Kurulun camii için yapıma onay verdiği izni 2014 yılında iptal eder. Ancak iki yıl sonra temyiz incelemesinde Danıştay 14. Dairesi, tek paragraflık bir gerekçeyle, yerel mahkemenin kararını bozarak yapının camii olarak “dönüştürülmesine” karar verir. İşte bu karar sonrası yapı, yeniden camii olarak inşa edilmekte, bu nedenle de kesiklik, kurşun külâhla tamamlanmaktadır. Yani sadece Kesik Minareye metal külâh giydirilmeyecek, harabe halinde dağınık şekilde bulunan en az 1500 yıllık tarihi alanda, eldeki verilere göre son haline uygun yeni bir cami yapılacaktır. Kaleiçi’nde hâli hazırda 4 cami ve 3 mescit varken bunun bir ihtiyaçtan kaynaklanmadığı da açıktır.
Yapılan iş, sadece bir külâh giydirme değildir. Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerini görmüş yapı kalıntılarının, bugünün hormonlu restorasyon yöntemleriyle yok edilmesidir! Doğal olarak kamuoyunun tepkisi yüksektir. Bu işi yapanlar, hangi amacı gözeterek yapmış anlamak mümkün değil. Ancak hiçbir tarih duygusu olmayan, bu toprakların geçmişine saygı göstermeyen, bilimden nasibini almamış, ortak insanlık medeniyetine bir şey katmaktan uzak oldukları su götürmez.
Tarih affetsin

Av. Tuncay Koç’un Antalya Körfez Gazetesi’nde yayınlanan yazısından alınmıştır.