İçeriğe geç
Ana sayfa » SOKAK YAZILARI » Çekirdeğimdeki acılık – Can Erdem

Çekirdeğimdeki acılık – Can Erdem

Pek de uzak olmayan, toprağı verimli; ama kan kokan bir memlekette yaşıyordu. Tüm akrabalarıyla beraberken baş gösteren bir hastalık tüm ailesini kırıp geçirdi. Bir tek o sağ kaldı. Yaşadığı şeylere anlam verebilecek yetkinlikte değildi. Onu taşıyan, onu besleyen, ona su veren kişiler vardı. Fakat bu kişilerin amacı onu sevdiklerinden dolayı değil, kendi ailelerine bakabilmekti. Ama onun tüm ailesi telef olmuştu ve kimse bunun acısını paylaşmıyordu onunla. Olsundu, önemli değildi. Zaten dediğimiz gibi pek de yetkin değildi.
“Bu sene patlıcanlara hastalık bulaştı. Telef oldu tonlarca ürün. Geçen sene Rusya domatesleri almamıştı, bu sene de patlıcanlar hastalığa kurban gitti. Aha bir tek bu kaldı elimde. Dalga geçiyor birisi benimle. Bulursam ümüğüne yapışacağım şerefsizin. Neyse ki domateslere bir şey olmadı. Ama lanet memlekette sebzeyle ev mi geçindirilebiliyor sanki? Domates pazarda 4 lira, bizden kaça alıyorlar? 40 kuruş! Başlarım böyle adalete ulan!”
Kasalar dolduruldu, kasalar yüklendi domateslerle. Fakat hesapta olmayan bir şey, bir tekillik tüm hikâyeyi değiştirecekti. O sene yağan aşırı yağmurlar sebebiyle yollarda yer yer büyük çukurlar oluşmuştu. Damperli kamyonlar yolda yarış arabaları gibi çukurlara makas atarak geçiyorlardı. Bu sırada patlıcan, kıpkırmızı domateslerin arasında kimsenin haberi olmadan, ufak bir özgürlük yaşıyordu. Çünkü yol boyunca kimse ona el süremeyecekti. Çünkü yol boyunca kimse onu alıp başka bir yere isteği dışında götürmeyecekti. Domateslerin arasında sanki ait olduğu yerdeymiş gibi mutluydu. Kamyon ufak çukurlara girdikçe, içindeki çekirdeklerin kıpırdandığını fark ediyordu. Garip bir haz alıyordu bundan. Acaba kendisinin yüzeyi de böyle pürüzsüz, parlak ve kırmızı mıydı? Olacaklardan bir haber, hale doğru giden kamyonun içinde mutlu bir rahatsızlıkla kendini huzurlu hissetti.
Hale vardıklarında çalışanlar kamyonun arkasından kasaları teker teker indirmeye başladı. Hareketsizlikle birlikte, yukarıdan bilmediği bir yerden gelen sıcaklıkla mayıştığını hissetti. Daha önce benzerini gördüğü bir güç etrafındaki domatesleri geçerek kendisini buldu. Eline alıp sıktı ve bağırmaya başladı.
“Ulan bu ne? Dalga mı geçiyorsunuz lan benimle? Tüm kasaları arattıracağım böyle. Bir falso daha çıksın yemin ediyorum tüm domatesleri dökerim. Şunu da alın diğerlerinin yanına koyun.”
İkinci kez ait olduğu yerden alıkonuluyordu; ama birincisini pek hatırlamıyordu zaten. İstemediği bir yere zorla götürülmenin ne anlama geldiğini çözebilecek durumda değildi. Fakat gideceği yerin hiç ona göre olacağını düşünmüyordu. Ve şimdi bir bilinmezliğe doğru terli bir avucun içinde götürülüyordu. Güç kimdeyse, onun istediği oluyordu. Güce yüklenen anlama göre güç tanımı da değişiyordu elbette; ama şuan güç konuşabilmekti. O yüzden aralarındaki güç farkı çok fazlaydı. Boğuluyordu, farkında değillerdi. Fırlatıldığında havada kusursuz bir yay çizip mosmor yeni arkadaşlarının arasına düştü. Müthiş hareketli bir dünyanın önemsiz bir çocuğu olarak duruyordu.
“Patates için fakir yemeği derlerdi eskiden. Şimdi 5 lira olmuş. Asıl habere bak, hükümet fiyatları düşürmek için yurtdışından patates alacakmış! Zamanında inek getirdilerdi daha ne kadar şaşarım diyordum. Erken konuşmayacak insan Veysel ağbi. İstanbul’a sevkiyat var hadi şuna bir el at da bitirelim, hemen çıkması gerekiyor yola.”
Hiçbir canlının taze kalamadığı şehre doğru yola çıktı. Pek rahatsızdı, yollar dümdüzdü ve hiçbir sallanma hissetmiyordu. Sallansa bile, yanındakilerin kabukları kendine değince çıkan gıcırtıdan hiç ama hiç hoşlanmıyordu. İçindeki çekirdeklerin uykuya daldığını hissetti. Bomboş bir rüyanın içerisinde gezinen bir avareden başka bir şey değildi. Dışarıdan ama sade bir sebzeydi. Bir sebzeden ibaretti ve sebze gibi davranılıyordu kendisine. Fakat kendi kabuğunu düşününce kendisi hiç de öyle düşünmüyordu…
***
Market… Soğuk… +4 derece, Celcius cinsinden. Kafasının üstünde bir florasan… Alt tarafındaki kasada domatesler var, imrenerek bakıyor. Onların arasında olmak istiyor. Hareket edebilse kendini oraya atacak; ama maalesef hareket edemiyor. Hâlâ gıcırdıyor kabuklar. Neden domateslerle değil? Bir el uzanıyor, alıyor, eviriyor çeviriyor ve geri bırakıyor. Fakat hiç beklemediği bir şey oluyor, dengesizce bırakılan her madde gibi hareket ediyor, yuvarlanıyor ve domates kasasının içine düşüyor. Müthiş mutlu bir an fakat kısa süreceğinden habersiz. Bir görevli gelip, onu “ait olduğu” yere geri koyuyor. Acı tadına biraz daha acılık ekliyor. Yavaş yavaş solduğunu hissediyor…
***
Bir kadın bir erkek meyve sebze reyonuna doğru alelacele geldi. Hemen bir poşet alıp doldurmaya başladılar. Sıra ona gelince evirip çevirip geri bıraktılar. Olumsuz hareketlerle poşeti boşaltmaya başladılar.
“Hizmet mi veriyorsunuz soygun mu yapıyorsunuz bu ne lan?”
“Boşver canım, yarın pazar kurulacak, oradan alırız.”
“Oradan alalım yahu bu ne, akşama doğru gidelim ucuzluyor hem o zaman.”
Hizmet, soygun, pazar pek alışık olmadığı şeylerdi. Zaten şuan yaşadıkları da pek alışık olmadığı şeylerdi. İçten içe çürüyordu; ama hâlâ rafta duruyordu. Kimse de umursamıyordu. Artık domateslerin yanında da durmak istemiyordu. Taze kalamamıştı, istediği gibi olamamıştı. İzin vermemişlerdi. Tam olacağını düşündüğü anlarda bile baltalanmıştı yaptıkları. Zaten o ilk hayal kırıklığından sonra anlamalıydı, küsmeliydi. Tutunmayı seçmişti, becerememişti, izin vermemişlerdi.
Ve bir sabah, kabullenmişliği üstünden atmaya meyilliyken bir müşteri gelip poşete biber ve domates koymaya başladı. Onun önünde durdu, eline aldı. Bir anlık heyecanla beklerken, onu bırakıp yanındakini aldı. Giderken arkalarından bakıp onların hikâyesi nasıl bitecek acaba diye düşündü. Bu sırada gelen bir görevli onu ve yanındaki gıcırdayan kabukluları alıp, çürümüş diğer şeylerin yanına attı. Son bir kez içindeki çekirdeklerin çalkalandığını hissedip, son yaşayan noktasını da çürümeye terk etti.
“Ulan gene telef oldu onca mal. Bu sene doğru düzgün patlıcan da yok memlekette. Her sene bir bokluk oluyor ya, hadi sonumuz hayrolsun…”

*Can Erdem – Yalnızlar Mektebi yazarı/Akdeniz Üniversitesi öğrencisi